Şehir Uyanmadan Önce: Beylikdüzü'nün Seher Vakti Çalışanlarının Görünmez Dünyası
Saat sabahın dördü. Beylikdüzü'nün çoğu sokağı hâlâ sessiz. Ama sahile yaklaştıkça bir şeyler değişiyor. Motor sesleri, metal sandıkların beton üzerindeki gıcırtısı, bir iki alçak sesli sohbet. Gün, burada çoktan başlamış.
Bu yazıyı yazmak için biz de sabahın karanlığında çıktık. Kahvemizi aldık, sesimizi kıstık ve dinledik.
Ağlar Henüz Kıyıda
Mustafa abi, kırk iki yıldır balıkçı. Beylikdüzü kıyılarında büyümüş, oğlunu da aynı sularda yetiştirmiş. Sabahın dördünde tekneye biniyor, gün ağarmadan önce dönüyor. "Balık beni beklemez," diyor gülerek. "Ben onu bekliyorum."
Teknesinde yalnız değil. Yanında genç bir çırak var, on yedi yaşında, Gürcistan'dan göç etmiş bir ailenin oğlu. Mustafa abi ona Türkçe öğretiyor, denizi öğretiyor, sabahın değerini öğretiyor. "Bu çocuk çok çalışkan. Belki benden iyi balıkçı olacak bir gün."
Amerika'nın küçük kıyı kasabalarını düşünün — Maine'in lobster kaptanlarını, Louisiana'nın körfez balıkçılarını. Orada da böyle sahneler var: nesiller arası bilgi aktarımı, erken kalkışın getirdiği sessiz dayanışma. Beylikdüzü'nde de aynı ritim çarpıyor.
Unun Kokusu Sabahı Önceler
Sahilden birkaç sokak içeride, Hüseyin Usta'nın fırını saat ikide çalışmaya başlıyor. Neden bu kadar erken? "Çünkü insanlar sabah yedi buçukta sıcak ekmek istiyor. O sıcaklık için benim gece yarısından sonra kalkmam lazım."
Fırın, on iki yıllık. Hüseyin Usta başka şehirlerde çalışmış, İstanbul'un farklı semtlerinde ekmek yapmış. Ama Beylikdüzü'ne yerleşmeye karar vermiş çünkü burada "insanlar birbirini tanıyor" diyor. "Müşterim kim olduğunu bilirim. Çocuğunun adını bilirim. Bu büyük şehirlerde kaybolup gidiyor."
Sabahın beşinde fırının önüne geçtiğinizde buğday ve susam kokusu sizi içine çekiyor. İçeride üç kişi çalışıyor: Hüseyin Usta, yeğeni ve uzun süredir çalışan bir eleman. Konuşmak için çok meşguller ama gülümsüyorlar. İşleri bu.
Pazar Tezgâhları Kurulmadan Şehir Hazırlanıyor
Salı pazarı Beylikdüzü'nün haftalık ritmine işlemiş. Ama çoğu insan pazarı sabahın sekizinde görür. Biz sabahın beşinde oradaydık.
Tezgâhlar kuruluyordu. Kasalar boşaltılıyordu. Fiyat etiketleri yazılıyordu. Ve tüm bunlar olurken küçük çay bardakları el ele geçiyordu.
Fatma Hanım, sebze tezgâhını yirmi yıldır kuruyor. Eskiden eşiyle birlikte yaparlarmış bu işi. Eşi vefat etmiş, o devam etmiş. "Bırakamadım," diyor sade bir şekilde. "Bu tezgâh benim yerim. Buradaki insanlar benim insanlarım."
Yanındaki genç, Fatma Hanım'ın kızı. Üniversiteyi bitirmiş, şehirde iş arıyor ama sabahları annesine yardım etmek için burada. "İnsanlar 'pazar işi mi yapıyorsun' diye soruyor," diyor biraz çekinerek. "Ama bu iş çok zor. Annem benden daha güçlü."
Küçük İşletmenin Büyük Disiplini
Beylikdüzü'nün yerel ekonomisi büyük ölçüde bu tür küçük ama köklü işletmeler üzerine kurulu. Zincir marketler, ulusal markalar var elbette. Ama mahallenin dokusunu tutan, bu erken kalkan insanlar.
İşletme danışmanlığı yapan ve aynı zamanda Beylikdüzü'nde yaşayan Kerem Şahin, bu durumu ilginç bir perspektifle değerlendiriyor: "ABD'de 'main street economy' deniyor küçük işletmeler için. Burada da aynı şey var ama daha az görünür. Kimse bunu markalamıyor, ama bu ekonomi çok gerçek."
Gerçekten de sabahın karanlığında çalışan bu insanlar, işlerini bir 'girişim' olarak tanımlamıyor. Ama her birinin yaptığı, özünde tam olarak bu: kısıtlı kaynaklarla, uzun saatlerle, topluluk bağlarına yaslanarak sürdürülebilir bir iş modeli inşa etmek.
Seher Vakti Biten Bir Şey Değil
Sabahın yedisinde şehir uyanmaya başlıyor. Trafik artıyor, kafeler açılıyor, insanlar işe gidiyor. Ve o saate kadar zaten saatlerce çalışmış olan bu insanlar, yeni müşterileri karşılamak için hazır.
Mustafa abi tekneden çıkmış, balıklarını teslim etmiş, eve gitmiş. Hüseyin Usta'nın fırınından ilk parti ekmekler çoktan satılmış. Fatma Hanım'ın tezgâhında ilk alışveriş yapılmış.
Beylikdüzü'nün nabzı gece yarısından beri atıyor. Biz sadece fark etmiyorduk.